PUSULA

PUSULA

Mıknatıslı ibresiyle daima manyetik kutbu gösteren yön bulma aleti.

İtalyanca “küçük kutu” anlamındaki bussola isminden Türkçe’ye geçen pusula kelimesi klasik Arapça eserlerde tâse (tas), beytü’l-ibre (iğne kutusu), hukku’l-kıble (kıble kutusu), âletü’l-kıble ve Osmanlıca’da kıblenümâ (“kıble göstericisi”, halk arasında kıblenâme) gibi tabirlerle karşılanmıştır. Pusulanın Çin’de, milâttan önce III-II. yüzyıllarda Fêngshni rahiplerinin kullandığı “shih” (kâhin tahtası) denilen bir astronomi-astroloji aletinden faydalanılarak icat edildiği sanılmaktadır (Needham, IV/1, s. 245-259). Needham’ın açıklamasına göre, bir tastaki suya bırakılan shih üzerine yerleştirilmiş “si nan shao” (güneyi gösteren kaşık) adındaki mıknatıs taşı kaşık daha sonra balık, milâttan sonra 300’lerde de ibre şeklini almıştır. Buna göre ilk defa Asya’da kullanıldığı anlaşılan pusulanın Rusya nehirleri ticaret yoluyla Avrupa’nın kuzeyine ulaştığı ve VIII-IX. yüzyıllarda Vikingler’in uzun deniz yolculukları yapmalarına yardımcı olduğu söylenebilir. Öte yandan yine Çinliler XI. yüzyılın sonlarında pusulayı ilk defa denizcilikte kullanmış, ayrıca aynı yıllarda manyetik sapmayı, yani pusula iğnesinin gerçek kuzeyi göstermediğini de keşfetmişlerdir. Pusuladan yararlanmayı Çinliler’den öğrenen müslüman gemiciler tarafından bu bilgiler yaklaşık 1150’lerde İtalyan denizcilerine aktarılmıştır.

Avrupa’nın ilk pusula yapımcısı Alexander Necham (ö. 1217), De utensilibus ve De naturis rerum adlı eserlerinde mıknatısın özelliklerinden ve pusuladan bahseder. Ona göre mıknatıslı ibrenin “yönelme yeteneği” sayesinde gemiciler artık küçük ayının görülemediği gecelerde yönlerini bulabileceklerdir. XIII. yüzyılın önemli düşünürlerinden Petrus Peregrinus 1269’da pusula hakkında Epistola de magnete adlı bir kitap yazmış, ayrıca pusulaya bir cetvel ekleyerek gelişmesini sağlamıştır.

Pusuladan söz eden en erken İslâmî kaynak Avfî’nin (ö. 629/1232 [?]) CevâmiǾu’l-ĥikâyât ve levâmiǾu’r-rivâyât adlı eseridir. Müellif çıktığı bir deniz yolculuğunda fırtınaya yakalandıklarını ve su dolu bir tasa konulmuş mıknatıslı iğneyle yönlerini bulduklarını söyler (s. 46). Benzer bir bilgi, daha ayrıntılı biçimde Beylek el-Kıpçâkī’nin 681’de (1282) yazdığı Kitâbü Kenzi’t-tüccâr fî maǾrifeti’l-aĥcâr adlı eserinde yer almaktadır. Anlatıldığına göre demir bir iğne dik açı yapacak şekilde aynı boyda ahşap bir çubuğa tutturulmuş ve su dolu bir kaba bırakılmıştır. Daha sonra kabın çevresinde saat yelkovanı yönünde bir mıknatıs dolaştırılmış ve aynı yönü takip eden iğnenin mıknatısın âniden çekilmesiyle meridyen doğrultusunu yani güney-kuzey, ahşap çubuğun da doğu-batı hattını gösterdiği görülmüştür. Resûlî Sultanı el-Melikü’l-Eşref Ömer b. Yûsuf da (ö. 696/1296) MuǾînü’ŧ-ŧullâb fi’l-Ǿamel bi’l-usŧurlâb adlı risâlesinin sonuna eklediği “Zikrü Risâleti’t-tâse” başlıklı yazısında yine aynı tür bir sulu pusulayı tanımlarken şu ayrıntıları vermektedir: Alet, esas itibariyle su dolu bir çanakla suyun üstünde yüzdürülen demir bir iğneden ibarettir. Çanağın kenarları 360 dereceli bir gösterge haline getirilmiş, ayrıca her beş derece için başka bir bölümleme yapılmıştır. Çanağın dibine de üzerine ana yönlerin işaretlendiği bakır bir levha katran veya mumla tesbit edilmiştir. Daha önceki örnekte olduğu gibi ahşap çubuğa dik açıyla tutturulan manyetik iğne suyun üstüne merkezi çanağın merkezine denk gelecek şekilde bırakılır; iğne güney-kuzey hattını veren meridyen üzerinde, çubuk da doğu-batı istikametinde durur. Eserde bu pusulanın bir çizimi de yer almaktadır.

Share on FacebookTweet about this on TwitterShare on Google+Email this to someonePaylaş..
.
24 Şubat 2014

A - B - C - Ç - D - E - F - G - H - I - İ - J - K - L - M - N - O - Ö - P - R - Ş - S - T - U - Ü - V - Y - Z